Peygamber Efendimiz’in Hâlinin Tevekkül, Sünnetinin Çalışmak Olması
Tevekkül; vekil edinmek, işinde Allah’a güvenip O’na itiraz etmemek[1], Allah’ın katında olanlara yapışmak ve insanlardan bir beklentiye koyulmamak ve sebeplerden uzaklaşarak[2], işleri Allah’a havale etmek, Allah’a tam anlamıyla güvenip dayanmaktır. Allah’ın er-Rezzâk olduğuna vurgu yapan sûfîler, imanın yegâne belirtisinin Allah’a tam anlamıyla tevekkül etmek olduğuna dikkat çekmişlerdir.[3] Bu gerçeği ifade bağlamında Yahya b. Muâz (ö. 258/871), “Tevekkülü eksik olanın dini eksiktir.”[4] hatırlatmasında bulunmuştur. Tevekkül aynı zamanda ilâhî kadere rızâ göstermek ve kazâ-yı ilâhînin tecelliîlerini gönül hoşluğuyla kabul etmektir. Buna göre tevekkül; Allah’ın kulları için neyin iyi ve neyin kötü olduğunu bildiğine dair şüphe etmeden inanmaktır.[5] Buna göre tevekkül mü’minin temel vasfı ve îmânın meyvesidir. Bu meyveden mahrum olan insanın kuvvetli bir îmâna sahip olması düşünülemez.[6] Bu bağlamda âyet-i kerimelerde mü’minlerin Allah’a tevekkül etmelerine şu şekilde dikkat çekilmektedir:
“... Ve mü’minler ancak Allah ‘a tevekkül etmelidir.”[7]
“... Mü ‘minler yalnız Allah ‘a tevekkül etsinler.”[8]
“... Kim Allah’a tevekkül ederse O, ona yeter.”[9]
Peygamber Efendimiz (s.a.v.) de bizleri her hâlimizde tevekküle davet etmiştir. Özellikle, bir kimse evinden çıkarken “Besmele” çekip “Ben Allah’a tevekkül ettim.” derse, ona şöyle cevap verilir: “Hidâyete yöneltildin, ihtiyacın giderildi, sakındırıldın ve şeytandan uzaklaştırıldın.”[10] hatırlatmasında bulunmuştur.
Kur’ân-ı Kerîm’de, “Kim Allah’a dayanıp güvenirse Allah ona yeter.”[11] buyurularak Cenâb-ı Hakk’a teslimiyet gösterenin endişelenmemesi istenmiştir. Hz. İbrahim (a.s.)’in ateşe atılırken Rabb’ine tevekkül etmesi onun kurtuluşuna sebep olmuştur.[12] Müşriklerin ashâb-ı kirâmı onlarla savaşacak büyük bir orduyla korkutmak istemeleri neticesinde âyet-i kerîmenin tabiriyle onlar, “Allah bize yeter, O ne güzel vekildir!”[13] demişlerdir. Bir sonraki âyet-i kerîmede tevekkül sahibi bu mü’minlerin hiçbir kötülüğe uğramadan Cenâb-ı Hakk’ın yardımı ve hoşnutluğu ile karşılaştıkları bildirilmiştir.[14] Tevekkül hâlini hayatına aksettirmiş mü’min bir bireyin nefis ve şeytanın kışkırtmasıyla bir kısır döngüye düşmeyeceği, onların esiri olmayacağı Kur’ân-ı Kerîm’de şu şekilde açıklanmıştır: “Gerçek şu ki o şeytanın, iman etmiş olanlar ve rablerine dayanıp güvenenler üzerinde bir hâkimiyeti olamaz.”[15] Peygamber Efendimiz (s.a.v.) ise insanların, Allah’a hakkıyla tevekkül etmeleri hâlinde kuşlar gibi Allah tarafından zahmetsiz bir şekilde rızıklandırılacaklarını buyurmuştur.[16]
Basra’da “Sâlimiyye” olarak şöhret bulmuş tasavvufî kelâm ekolünün kurucusu İbn Sâlim (ö. 297/909), tevekkülün Rasûlullah’ın hâli, çalışmanın ise onun sünneti olduğunu söylemiştir. Ona göre maîşetlerini têmin etmek için çalışanlar, Rasûlullah’ın sünnetiyle amel etmiş olurlar. Böyle olmasaydı insanlar helâk olurlardı.[17] Buradan hareketle Sehl et-Tüsterî, çalışmayı kötülemenin sünnete, tevekkülü kötülemenin ise imana dil uzatmak olduğunu söylemektedir. Ona göre tevekkül ehli, yalnızca sünnete tâbi olmak niyetiyle çalışmalıdır.[18]
Çalışıp çabalamadan, gerekli tedbirleri almadan, üzerine düşen görevleri yerine getirmeden kişinin Allah’tan rızık talep etmesi, yardım dilemesi veya başarıyı beklemesi uygun değildir. Her türlü gayreti ve çabayı gösterip, gerekli tedbirleri aldıktan sonra çabalarının sonucunu Allah’a bırakması tevekkülün rûhuna uygudur. Zîrâ sebeplere sarılmadan rızık bekleyen kişi Hz. Ömer’in (r.a.) ifadesiyle “mütevekkil” değil, “müteekkil”, yani hazır yiyicidir. “Gerçek mütevekkil ise tohumunu tarlaya saçıp sonra da Allah’a güvenen kişidir.”[19]
Devesini bağlayarak mı yoksa başıboş bırakarak mı tevekkül etmesi gerektiğini soran sahabeye, Peygamber Efendimiz; “Onu bağla ve tevekkül et.”[20] diyerek cevap vermiştir. Abdülkerim el-Kuşeyrî bu hadisten yola çıkarak tevekkülün mahallinin “kalp” olduğunu; dolayısıyla takdirin Allah’tan geldiğine inandıktan sonra rızık kazanma ve benzeri türden faaliyetlerin tevekkül ile tezat teşkil etmeyeceğini söylemiştir.[21]
Hakîm et-Tirmizî’ye göre maîşet temini için çalışmak, hastalığa karşı tedavi olmak ve benzeri sebeplere sarılmak tevekkülü terk etmek mânâsına gelmez. Zira bütün peygamberler, geçimlerini bizzat kendileri temin etmiş ve her biri birtakım meslekler icrâ edip ticaretle meşgul olmuşlardır. O halde tevekkülün terki ancak kalp ile olur. Allah’tan gâfil olunduğunda kalp perdelenir ve bu durumda kişi, Allah’a değil sebeplere tevessül etmeye başlar. Hâl böyle olunca maîşet için çalışmak ve tedavi olmak birer fitneye dönüşür.[22] Kalpteki perdelerin kalması, ancak kalbin gözünü bürüyen heveslerin ve şehevî arzuların kaybolmasıyla mümkündür. Kalpten perdeler kalktığında artık (gayba dair) her şey ayan beyan ortaya çıkar ve müşâhede edilmeye başlar.[23]
Sûfîlere göre tevekkül; her türlü tedbiri alıktan ve gerekli bütün çabaları gösterdikten sonra işi Allah’ın takdirine bırakmak, Allah’ın katında olana güvenip insanların elinde olana ümit bağlamamaktır.[24]
Hamdûn el-Kassâr (ö.271/884) tevekkülü, “Allah’a sımsıkı yapışmak ve O’na itimât etmektir.”[25] diye tarif ederken; Zünnûn-ı Mısrî (ö. 245/859) tevekkülü, “Nefsi Rab olma durumundan çıkarıp kulluk yapma vaziyetine getirmektir.”[26] diye tanımlamıştır. Ebu Hafs Ömer es-Sühreverdî (ö. 632/1234) ise tevekkülü, “Kişinin işini Allah’a havale etmesi, Allah’ın kazâ ve kaderinden kendisine gelenlerden râzı olması” şeklinde tarif etmiştir. Sühreverdî, zâhiren gayret etmenin kalbin tevekkülüne aykırı olmayacağını kaydeder.[27] Sebeplere yapıştıktan ve gerekli tedbirleri aldıktan sonra başlayan tevekkül, kalbin Allah’a olan güvenidir. Allah’ın kullarına bahşettiği şeylerle tatmin olmayan kalbin huzur içinde bulunması mümkün değildir. Her şey kader ve kazâ ile sınırlıdır. Kulun sebeplere yapıştıktan sonraki vazifesi tevekküldür.[28]
Tevekkül, insanlardan değil Allah’tan dilemektir; insanlara değil Allah’a güvenmektir. Tevekkül; bedeni ibâdete, kalbi Allah’a bağlamaktır. Tevekkül, iman kalitesine ermektir; kalbin kuvvet ve rahatıdır. Velîlerin ahlâkî fazîletlerindendir. Tevekkül edenler için güçlükler kalkar, kolaylıklar hazır olur, işleri zahmetsiz ve kedersiz olur. Tevekkül her şeyi Allah’tan bilmek ve O’ndan yardım dilemektir. Tevekkül eden her işi Allah’tan bildiği için asla gam ve keder duymaz. Kalbi rahat ve içi güvenle doludur.[29]
Ebû Ali Dekkâk’a (ö. 405/1014) göre tevekkül eden kul, Allah’ın vadettiklerine güvenip huzur bulur ve teslim olur. Hâlinin Allah tarafından bilindiğini düşünerek rahat olur. Tevekkülün ötesindeki tefvîz makamına sahip olan kulun ise ilâhî hükme tam bir rızâ göstereceğini beyan eder. Ayrıca ed-Dekkâk tevekkül makamının başlangıç, teslim makamının orta, tefvîz makamının ise son mertebe olduğundan bahseder. O, tevekkülü mü’minin sıfatı, teslimi evliyânın sıfatı, tevfizi ise tevhidi gerçekleştirenlerin vasfı olarak görmektedir. Onun ifadesiyle tevekkül tembelliği ve miskinliği değil, Allah’a iman ve güveni öne çıkaran bir haslettir.[30]
Her şeyin gerçek sahibini Allah olarak görmek ve bütün sebeplerden yüz çevirerek Hakk’a yönelmek büyük bir teslimiyet ister.[31] Abdullah el-Ensarî (ö. 481/1089) bu durumun üç derecede gerçekleşeceğini vurgulamaktadır. Ona göre ilk derecede gerçekleşen tevekkül, talep ile birlikte olup sebepleri terk etmeden, nefsi meşgul etme ve mahlûka fayda sağlama niyeti taşır. İkinci derecede gerçekleşen tevekkül, sebeplerden yüz çevirmek, arzuları bastırmak ve nefsi kontrol altına alarak farzları edâ etmeye odaklanmak şeklindedir. En yüksek derecede gerçekleşen tevekkül ise Allah’ın mülkünde hiçbir ortağın bulunmadığını idrâk ederek tam bir teslimiyetle O’na yönelmektir. Bu mertebeye ulaşan kişi, hiçbir şeye müdâhale etme arzusunda bulunmaz ve her durumda Allah’a dayanır.[32]
Mutasavvıflar çalışıp, kazanarak hayatlarını devam ettirmeye, başkalarına yük olmamaya âzamî gayret göstermişlerdir. Hatta bu hususta onlar meslekleriyle, yaptıkları işlerle ilgili sıfatları kendilerine vermekten geri durmamışlardır. Tasavvuf tarihinde debbâs (şerbetçi), harrâz (boncukçu, ayakkabıcı), na’âl (pabuççu, nalbant), hallac (pamuk ve yün eğiren, çırpan), nessâc (dokumacı), kassâr (çamaşırcı), kassâb (kamış satan), dekkâk (un tüccarı, değirmenci), haddâd (demirci) gibi sıfatlarla tanınan isimlere sıkça rastlamak mümkündür.[33]
Tevekkül başlangıçta bir hâldir. “Allah’a güvenme hâline” tevekkül denilir. Tevekkül hâl olduğu için geçicidir ve devamlı değildir. Fakat sûfî, iradesine dayanarak çalışır ve çabalarsa tevekkülü sürekli ve kalıcı bir vaziyete getirebilir. O zaman tevekkül hâl olmaktan çıkar, makam vaziyetine girer.[34] Mârifetullaha ulaşmaya sebep olan yolların başında tevekkül makamı gelmektedir. Tevekkül sadece dil ile ifadeden ibaret değildir. Gerçek tevekkül Allah’ın kendisi hakkındaki takdirine rızâ göstermektir. Tevekkül makamına eren kişi, tevekkül tecrübesiyle gündelik hayatta yaşadığı hâdiselerin kendisinde rûhî karışıklıklara yol açmasını önler. Tevekkül mü’minin emniyet supabıdır. Gönüllere huzur bahşeden yegâne duygu ve olgu tevekküldür.[35] İşte bu gerçeği Hamdûn-ı Kassâr ne güzel ifade etmektedir: “Tevekkül odur ki bir pulun olmadığı hâlde bin dirhem borcunun ödenmesi için Hak’tan ümidini kesmeyesin. Tevekkül, Hakk’a yüz tutmak mahlûktan ümidini kesmektedir.”[36] Fudayl b. Iyâz’ın ifadesiyle tevekkül makamına eren kişi, Allah’tan başka kimseye ümit bağlamaz ve kimseden korkmaz.[37]
[1] Ethem Cebecioğlu, Tasavvuf Terimleri & Deyimleri Sözlüğü, Anka Yayınları, İstanbul 2004, s. 658.
[2] Şerif Ali b. Muhammed el-Cürcậnî, Kitậbü’t-Ta’rifật, Dậru’l-Kütübi’l-İlmiyye, Beyrut 1995, s. 70.
[3] Annemarie Schimmel, Tasavvuf Notları, çev. Dilara Yabul, Sûfî Kitap, İstanbul 2018, s. 25.
[4] Feridüddin Attâr, Tezkiretü’l-Evliyâ, haz. M. Zahid Kotku, ed. Necdet Yılmaz, Server Yayınları, İstanbul 2018, s. 128.
[5] Schimmel, Tasavvuf Notları, s. 25.
[6] Dilâver Gürer, Abdülkâdir Geylânî –Hayatı, Eserleri, Görüşleri-, İnsan yay., İstanbul 1999, 204.
[7] 14/İbrâhîm, 11.
[8] 5/Mâide, 11.
[9] 65/Talâk, 3.
[10] Ebû Dâvûd, Tirmizî ve Nesâî rivâyet etmiştir.
[11] 65/Talâk, 3.
[12] Muhammed Ali Sabuni, Safvetu’t-Tefasir, Derseadet, Mekke 1976, c. 1, s. 247.
[13] 3/Âl-i İmrân, 173.
[14] Mesut Yiğit, “Dıjıtalleşen Dünyada Sapmalara Karşı İslam Ahlâkının Getırdığı Önerıler”, Uluslararası Din, Düşünce ve Ahlâk Sempozyumu, ed. Bayram Kanarya & Davut Ekşi & Abdülkerim Çelenk & Nurullah Yılmaz & Yusuf Kağanarslan, Nida Yayıncılık, İstanbul 2022, c. 1, s. 583-584.
[15] 16/Nahl, 99.
[16] İbn Mâce, Zühd, 14,
[17] Mevlüt Özçelik, Sûfîlerin Saadet Tasavvuru İmam Gazâlî Örneği, Sonçağ Akademi, Ankara 2023, s. 269-270.
[18] Sehl b. Abdullah Tüsteri, Kur’an-ı Kerim’in İlk Tasavvufî Tefsiri: Tüsterî Tefsiri, çev. Ömer Güngören & Mehmet Ulucan, Nefes Yayınları, 2. Baskı, İstanbul 2024, s. 303.
[19] İbnü’l-Ferrâ, Ebû Ya‘lâ Muhammed b. Hüseyin, et-Tevekkül, thk. Yusuf b. Ali et-Tarîf, Dâru’l-Meymân, Riyad 2014, s. 43; Özçelik, Sûfîlerin Saadet Tasavvuru, s. 271.
[20] İbn Hibbân, Sahîhu İbn Hibbân, 5/324.
[21] Kuşeyrî, er-Risâle, s. 163.
[22] Hakîm et-Tirmizî, Nevâdiru’l-usûl fî ahâdîsi’r-Rasûl (s.a.v.). thk. Abdurrahmân Umeyra. Dâru’l-Cîl, Beyrut, ts., c. I, s. 318, 405.
[23] Hakîm et-Tirmizî, Edebü’n-nefs. thk. Ahmed Abdürrahîm es-Sâyih, ed-Dâru’l-Mısriyye el-Lübnâniyye, Mısır 1993, s. 106; Özçelik, Sûfîlerin Saadet Tasavvuru, s. 270.
[24] Tacu’l-İslam Ebu Bekir Muhammed el-Kelâbâzî, et-Taarruf li-mezhebi ehli’t-tasavvuf, thk. Mahmud Emin en-Nevevi, el-Mektebetu’l-Ezheriyyetu li’t-Turas, Kahire 1992, s. 118-119.
[25] Ebü’l-Kasım Abdülkerim el-Kuşeyrî, er-Risâletü’l-Kuşeyriyye fi ilmi’t-tasavvuf, haz. Ma’ruf Zerrik & Ali Abdulhamid Baltacı, Daru’l-Hayr, Beyrut 1993, s.163.
[26] el-Kuşeyrî, er-Risâle, s.164.
[27] Adem Çatak, Şihâbeddin Sühreverdî Hayatı Eserleri ve Tasavvuf Anlayışı, Afşar Matbaası, Ankara 2012, s. 212.
[28] Selçuk Eraydın, Tasavvuf ve Tarikatlar, M.Ü. İlahiyat Fakültesi Vakfı Yayınları, İstanbul 1994, s. 167.
[29] Erzurumlu İbrahim Hakkı, Marifetname, sad. Turgut Ulusoy, Elif Ofset, 4. Baskı, İstanbul 1978, s. 125.
[30] el-Kuşeyrî, er-Risâle, s. 166-167.
[31] Abdülrakip Arslan, “Seyyid Ali Hemedânî’nin Silsilenâmesi: Risale-i Silsile-i Evliyâ”, Turkish Studies-Comparative Religious Studies, c. 20, Sayı: 3, Temmuz 2025, s. 763.
[32] Ebû İsmail el-Herevî, Menậzilu’s-sậirîn ile’l-Hakki’l-Mubîn, şrh. Afifüddin Süleyman b. Ali et-Tilmisậnî, haz. Abülhafiz Mansur, 1989, s. 199-201.
[33] Gürer, Abdülkâdir Geylânî, s. 204.
[34] Vahit Göktaş, Hicri IV. Asır Buhara’da Tasavvuf, Meydan Yayıncılık, İstanbul 2008, s. 257.
[35] Selçuk Eraydın, Tasavvuf ve Tarikatlar, M.Ü. İlahiyat Fakültesi Vakfı Yayınları, İstanbul 1994, s. 167.
[36] Attâr, Tezkiretü’l-Evliyâ, s. 143.
[37] Attâr, Tezkiretü’l-Evliyâ, s. 259.
Kadir ÖZKÖSE
Yazar
İslâm kültür tarihinin meşhûr üç Şems’i vardır. Bunlardan birincisi Şems-i Tebrizî (ö. 645/1247), ikincisi Akşemseddîn (ö.863/1459) ve üçüncüsü de Kara Şems (ö. 1006/1597-98)’tir. Her üç Şems de Anado...
Yazar: Kadir ÖZKÖSE
Tasavvufta şahsiyet eğitimi verilirken müridin kazanması gereken en temel kazanımlardan biri hiç şüphesiz zühd ehli olmaktır. Zühd; dünyadan kaçmak, dünyadan el etek çekmek, manastır hayatı yaşamak, e...
Yazar: Kadir ÖZKÖSE
On beşinci yüzyılın sonları ile on altıncı asrın başlarında yaşamış olan Sünbül Sinan Efendi’nin tam adı Şeyh Yûsuf b. Ali b. Kaya Bey’dir. Kendisine Şeyh Sinâneddin Yûsuf da denilmektedir. Amasya’nın...
Yazar: Kadir ÖZKÖSE
Bir barış türküsü söyleDünyamızın yüzü gülsün Savaş kavga çok çektirdi İyiliğin vakti gelsinVakti gelsin iyiliğin Essin sevgi rüzgârları Erisin öfkeler karıTanıyarak Mutlak Var’ıİy...
Şair: Celalettin KURT