Mermerin Hafızası, Boğaz’ın Şiiri: Çırağan
İstanbul’un kalbinde, dalgaların ritmiyle mermerin suskunluğunu buluşturan öyle mekânlar vardır ki, onlar sadece mimarî birer gövde değil; zamanın, edebiyatın ve insan rûhunun taşa bürünmüş hâlidir. Bu mekânların başında, adı gibi asırlardır bir meşale misali Boğaz’ın sularını ve tarihin sayfalarını aydınlatan Çırağan Sarayı gelir.
"Çırağan" kelimesi, lügatte "ışıklar" anlamına gelir. Lâle Devri’nin o rüya gibi kandil şenliklerinden, Boğaz’a vuran ay ışığından süzülüp gelen bu isim, edebiyatımızda her zaman şatafatın olduğu kadar, geçiciliğin ve hüzünlü bir estetiğin de sembolü olmuştur. Çırağan, sadece padişahların ikametgâhı değil; Şair Nedim’in şarkılarından mülhem neşenin, ardından gelen fırtınalı asırların ve nihayetinde küllerinden doğan bir hafızanın mekânsal karşılığıdır.
Sultan Abdülaziz Han döneminde, mimar aile Balyanların eliyle şekillenen bu âbedevî yapı, edebiyatımızdaki "Doğu-Batı" sentezinin mimarîdeki en görkemli tezâhürüdür. Barok ve Rokoko tarzının hatları, İslâm sanatının mukarnasları ve geometrik tezyinatıyla bu sarayda evlenir. Sütun başlıklarındaki zarâfet, mermer işçiliğindeki derinlik, âdeta taşa yazılmış bir kaside gibidir.
Ancak edebiyatçı için Çırağan’ın asıl câzibesi, sunduğu bu görsel şölenden ziyâde, taşıdığı derin trajedidir. Sanat ve edebiyat, her zaman mükemmelden ziyâde yarım kalana, kırılgan olana ve hüzne meyleder. Çırağan da Türk tarihinin ve edebiyatının en hüzünlü dekorlarından biridir.
1910 yılının o soğuk Ocak gününde çıkan yangın, sadece bir sarayı değil, âdeta koca bir hafızayı küle çevirmiştir. Meclis-i Mebûsan olarak kullanılan sarayın çatısından yükselen alevler, sadece duvarları yakmamış; Sultan V. Murad’ın çileli uzun yıllarını, sarayın kütüphanesindeki nâdîde el yazması eserleri ve yaşanmışlıkları da yutmuştur.
"Geriye sadece dilsiz sütunlar, kararmış mermerler ve Boğaz’ın sularına gömülen bir imparatorluk rüyası kalmıştır."
Bu trajik yangın, Tanpınar’ın dünyasındaki "huzursuzluğun", Yahya Kemal’in şiirlerindeki "kaybolan şehre duyulan hasretin" somut bir vesikasıdır. Çırağan, bir dönem o tantanalı, ışıklı günlerin öznesiyken; yangından sonra uzun yıllar boyunca harabe hâliyle şairlerin, yazarların melânkoli menbaı hâline gelmiştir. O dilsiz ve kararmış duvarlar, âdeta insanoğlunun üretkenliğine ve aynı zamanda yıkıcılığına tutulmuş edebî bir ayna olmuştur.
Bugün modern hayatın dinamizmi içinde yeniden ayağa kalkan, ışıklarını Boğaz’ın sularına saçmaya devam eden bir Çırağan var karşımızda. Fakat kültür ve edebiyat penceresinden bakanlar için o, sadece lüks bir mekân ya da turistik bir câzibe merkezi değildir.
Çırağan, edebiyatımızın geçiş koridorudur. Taşa şekil veren eski ustaların sabrını, Lâle Devri’nin estetik arayışını, Tanzimat’ın çalkantılarını ve bir yangınla küle dönen ama asla yok olmayan kültürel mirasımızı fısıldar bize. Bizler bu derginin sayfalarında kelimelerle saraylar inşâ etmeye çalışırken, Çırağan’ın mermer sütunlarına bakıp zamanın rûhunu okumaya, taşın hafızasını edebiyatın diliyle canlı tutmaya devam edeceğiz. Çünkü saraylar yıkılsa da, küle dönse de, asıl "Çırağan" –yani o sönmeyen kültür ışığı– kelimelerin ve sanatın estetiğinde sonsuza dek yaşayacaktır.
Kemal DEMİR
Yazar
Boğaziçi’nin Anadolu yakasında, suların mavi bir ipek gibi kıyıya serildiği yerde zarif bir hatıra gibi yükselen Beylerbeyi Sarayı, Osmanlı’nın son devir ihtişamını hem sessiz hem vakûr bir dille anla...
Yazar: Kemal DEMİR
Bir şehir düşünün ki, Osmanlı’nın yükselişine tanıklık etmiş, sultanların hayallerine mekân olmuş, fetihlerden önce mânevî hazırlıkların yapıldığı kutlu bir durak… Evet, bahsettiğimiz şehir Edirne’dir...
Yazar: Kemal DEMİR
Günümüz dünyasında sabır denilince, çoğumuzun zihninde pasif bir boyun büküş, köşesine çekilip haksızlık bile olsa râzı olma ya da çaresizce bekleme hâli canlanıyor. Oysa İslâm irfan geleneğinde sabır...
Yazar: Ramazan ALTINTAŞ
Ankara’nın gönül insanlarından tasavvuf profesörü Edhem Cebecioğlu Hocamız -Allah ondan razı olsun-, bir sohbetinde; "Velîler anne gibidir." demişti. O an bu sözdeki büyük mânâyı anlayamamıştım. Daha ...
Yazar: Aydın BAŞAR