Gözyaşı Mürekkebi, Kirpik Kalemi
Adı Ahmed, mahlâsı Yârî olan şair Geliboluludur. Eğitim hayatına dair ayrıntılı bilgi bulunmamakla birlikte, Babaeski kadılığı yapmış; ayrıca Üsküp ve Prizren’de de bulunmuştur. Mesleği, onun iyi bir eğitim sürecinden geçtiğini göstermektedir. Şiirlerinden, Mevleviyye Tarîkatına mensup olduğu ve iyi derecede Farsça bildiği anlaşılmaktadır. Doğum ve vefat tarihleri kesin olarak bilinmemektedir. 17. yüzyıl şairlerinin gölgesinde kalan Yârî’nin, bilinen tek eseri ve hayatına dair birinci elden kaynak, Dîvân’ıdır.[1] Eserinde her biri 20-100 beyitten oluşan 8 adet na‘t-ı şerif vardır.
Ey sırr-ı esrâr-ı hattın ma ‘nâ-yı mâ yesturûn
Bir kılın resmi demez bin kilk-i akl-ı zü-fünûn
(Ey hattının sırlarının sırrı ve “mâ yesturûn” âyetinin manası. Sanatlara sahip akılların bin tanesi bile senin bir kılını resmedemez.)
Şaire göre muhtelif sanatları icrâ etme kabiliyetine sahip binlerce sanatkârın kalemi bir araya gelse de Hz. Peygamber (s.a.v.)’in bir kılını dahi resmedemez. Çünkü onu Cenâb-ı Hak, “Kalemin yazdıklarına yemin olsun.”[2] âyeti ile tavsif etmiştir. Açıkça bir işarî tefsir olan bu yaklaşıma göre kalemin yazdıklarına yemin edilmesi, Peygamber Efendimiz’e işarettir. Zîrâ İbnü’l-Arabî’ye göre irade kalemi ilim hokkasına daldırılmış ve levh-i mahfuza ilk olarak Muhammed adı yazılmıştır.[3]
Sensin ol mahsus-ı levlâk-i nübüvvet âleme
Tâ ezelden zât-ı pâkindir medâr-ı kâf u nûn
(Nübüvvetin levlâk ifadesine mahsus olanı, sensin. Ta ezelden beri kâf ve nûn harfleri, senin temiz zâtın etrafında döner.)
İlk dizede “Sen olmasaydın, âlemleri yaratmazdım.”[4] rivâyetine nakız lafzî iktibasla yer veren şair, yukarıdaki beytin muhtevâsına uygun bir şekilde bu defa kün emrini ve kelimesini oluşturan kâf ve nûn harflerinin yaratılışın öncesinde Hz. Peygamber (s.a.v.)’in temiz zâtı etrafında dönüp durduğundan söz etmektedir. Buna göre kâf ve nûn harfleri Hz. Peygamber (s.a.v.)’in zuhûra gelmesi için sabırsızlanmaktadır.
Gerçi surette muahhardır vücudun âleme
Lîk ma ‘nâda mukaddemsin sen ey nûr-i uyûn
(Ey gözlerin nuru! Varlığın surette âleme en son gelmiştir ama mânâda öncesin.)
Bu beyitte birçok şairin ve sûfînin ifade ettiği Hz. Peygamber (s.a.v.)’in yaratılışta ilk, zuhûrda son olmasına atıf vardır. Kanaatimizce daha özgün olan kısım, Peygamber Efendimiz’e gözlerin nuru ifadesiyle hitap edilmesidir. Zîrâ ezan-ı Muhammedî’de “Eşhedü enne Muhammeden Rasûlullah” ifadesi esnasında başparmakların tırnaklı boğumunu öpüp gözlere sürmek kültürümüze mâl olmuş bir âdet olarak uygulanmaktadır.
Makdem-i fahr-i vücudunla zemîn reşk-i felek
Gayret ü ye’sinden olmuş çarh anınçün ser-nigûn
(Varlığın övüncünün gelişiyle felek, zemine hased etmiş; kıskançlık ve üzüntüsünden dolayı gökyüzü, başını öne eğmiştir.)
Hz. Peygamber (s.a.v.)’in yeryüzünü teşrif etmesi, gökyüzünün kıskançlığına sebep olmuştur. Gökyüzü ona ulaşmak için hem gayret ettiği hem de hüzünlendiği için başını öne eğmiştir. Şairin muhayyilesindeki bu betimlemeden ilham alarak konuyu bir adım öteye taşırsak yağmur, gökyüzünün yeryüzündeki Son Peygamber (s.a.v.)’e duyduğu hüzün ve hasretin gözyaşı şeklinde dökülmesidir.
Mucizâtın binde birin yine tahrîr edemez
Hâme olsa her ser-i müjgân devât olsa cüfûn
(Her kirpiğin ucu kalem olsa ve göz kapakları divit olsa, mucizelerinin binde birini bile yazamazlar.)
Na‘t-ı şerifin kanaatimize en güzel beyti olan bu satırlarda harika bir benzetme ve mübalağa söz konusudur. Buna göre dünyada var olan bütün kirpikler kalem olsa ve göz kapakları divit hokkası olsa Peygamber Efendimiz’in mucizelerinden binde birini bile anlatamayacaktır. İlhamını Kehf Sûresi’nin “Rabb’imin sözlerini yazmak için denizler mürekkep olsa, bir o kadar mürekkep ilâve etseydik dahi Rabb’imin sözleri bitmeden mutlaka deniz tükenirdi.” mealindeki 109. âyetinden alan şair, kirpiğin ince ve uzun oluşunu kaleme; göz kapağının doldurduğu boşluğu hokkaya ve göz bebeğinin ıslaklığını divite benzetmektedir. Buna göre dünyadaki bütün insanların gözlerinden mürekkep çıksa ve kirpik uçlarından Hz. Peygamber (s.a.v.)’i tavsif ve metheden yazılar olarak kâğıtlara dökülse onu övmeye kifayet edemeyecektir.
Ya Resûlallâh rahm kıl Yârî-i efgendeye
Dergeh-i lütfunda düşmüş kalmışam zâr u zebûn
(Ey Allah’ın elçisi. Düşkün Yârî’ye merhamet et. Senin lütuf dergâhında aciz ve gözü yaşlı bir şekilde kalmışım.)
Şairin bu beyti mahlas beytidir. Fakat şair na‘t-ı şerifini bu beyitle sonlandıramamıştır. Önceki beyitteki tavsif göz önünde bulundurulduğunda şairin mahlâs beytinden sonra da Peygamber Efendimiz’i metheden dizeler kaleme almasının sebebi anlaşılacaktır. Bir başka deyişle şair, söylediklerini yeterli görmemiş ve yazma devam etmiştir.
Nice mümkün terceme dibâce-i evsâfını
Yazsa kilk-i destim anda nice bin şerh-i mütûn
(Elimin kalemi bin tane metin şerhi yazsa da vasıflarının mukaddimesini anlatmam nasıl mümkün olur?)
Mahlâs beytinden sonra yazmaya devam eden şair, burada ise her ne kadar metinleri şerh eden dizeleri elindeki kalemle yazsa da anlattıkları ancak Hz. Peygamber (s.a.v.)’in vasıflarından bahseden bir metnin dibâcesi, yani önsözü kabilindendir.
Başladıkça yazmağa ser-nâme-i na‘tın senin
Şerm ü aczimden revân olur gözümden seyl-i hûn
(Senin övgünü yazmaya başlasam utancımdan ve acziyetimden dolayı gözümden yaşlar akar.)
Bir yandan na‘t-ı şerifinin dizelerini nazmetmeye devam eden şair öte yandan mahcup ve mahzundur. Bu durumun akla gelen ilk sebebi metnin akışından anlaşılacağı üzere Hz. Peygamber (s.a.v.)’i methetme işinin hakkını veremediğini düşünmesidir. Bir diğer sebep ise kendisini Hz. Muhammed (s.a.v.)’e lâyık bir ümmet olarak görmemesi olabilir. Zîrâ yazıya aldığımız son beyitte de bu iki yorumu ihsas ettiren bir ifade söz konusudur:
Ben ne hâkim medhidem gevher-i yektâ seni
Mihr-i âlem tâb ile hiç bir midir zerre dûn[5]
(Ben ne toprağım senin gibi biricik cevheri methedeyim. Âlemin parlak güneşi ile değersiz bir zerre bir olur mu?)
Şair beyin ikinci dizesinde istifham-ı inkârı ile anlatımını güçlendirmektedir. Buna göre “Bir olur mu?” diye sormak aslında “Kesinlikle bir olmaz.” demenin bir başka ifadesidir.
[1] Nurgül Karayazı, “Ahmed Yârî’ni̇n Hayatı ve Şahsi̇yeti̇”, Yârî Dîvânı (İstanbul: Türkiye Yazma Eserler Kurumu Başkanlığı, 2013), 19-33.
[2] 68/Kalem 2.
[3] Muhyiddin İbn Arabî, Fütûhât-ı Mekkiyye, çev. Ekrem Demirli (İstanbul: Litera Yayıncılık, 2007), 1/20.
[4] İsmail b. Muhammed Aclûnî, Keşfü’l-hafâ’ ve müzîlü’l-ilbâs ammâ iştehera mine’l-ehâdîs alâ elsineti’n-nâs, thk. Abdulhamîd b. Ahmed b. Yûsuf Hindâvî (Kahire: Mektebetü’l-Mısriyye, 2000), 2/192.
[5] Ahmed Yârî, Yârî Dîvânı, haz. Nurgül Karayazı (İstanbul: Türkiye Yazma Eserler Kurumu Başkanlığı, 2013), 355-357.
Hamit DEMİR
Yazar
Kemal Bal tarafından kaleme alınan "40 Hadis 40 Hikâye", hem çocukların hem de gençlerin dünyasına Peygamber Efendimiz (s.a.v.)’in mesajlarını taşıyan, öğretici olduğu kadar da sürükleyici bir eser. E...
Yazar: Yusuf HALICI
17.yüzyıl şairlerinden Nâ’ilî’nin biyografisi, kendi Dîvân'ından elde edilen bazı verilere dayanır. Şairin hayatı hakkındaki bilgiler kısıtlıdır ve adı devrin önemli olayları içinde geçmemektedir. Şii...
Yazar: Hamit DEMİR
Osman Hulûsi Efendi, 1914-1990 yılları arasında Malatya’nın Darende ilçesinde yaşamış mutasavvıf bir şairdir. 1. Dünya Savaşı’ndan dolayı bu yıllarda; hayat iktisadî açıdan zorlaşmış; ilmî, tasavvufî,...
Yazar: Hamit DEMİR
Doğum tarihi bilinmeyen şair Hanîf’in asıl adı İbrahim’dir. Devrinin meşhur hattatlarından hüsn-i hat dersleri alan İbrahim Hanîf; kâtiplik ve müderrislik görevlerinde bulunmuştur. Son olarak Bursa ka...
Yazar: Hamit DEMİR