
Günümüz insanı¸ gittikçe artan bir yabancılaşma ve yalnızlık duygusu yaşıyor gözükmektedir. Tüketim çılgınlığı¸ ihtiras ve dünyevî tutkular¸ benliklerimizi baştanbaşa öylesine kuşatmış durumda ki¸ çok daha soyut ve kutsal kabul edilen sevgi¸ aşk¸ maneviyat gibi çeşitli yaşantıların bile olması gerektiği gibi yaşandığını söylemek pek mümkün değildir. Maalesef çağdaşlık kabul edilen kimi anlayışlara göre¸ yalnızlık ve yabancılaşmayı aşmak için¸ daha fazla zengin olma¸ makam ve mevkileri yükseltme ve karşı cinsle kısa süreli meşru yahut gayri meşru ilişkilere dayalı birliktelik gibi yönelimler tercih edilmektedir. Her yeni alınan eşya veya mülkün insana güvenlik¸ esenlik ve mutluluk sağlaması beklenmektedir. Bulunulan makam ve mevki ne olursa olsun¸ mutluluk ve huzur hep bir üstteki makam ve mevkii elde etmekte imiş gibi algılanmaktadır. Sevgi ve aşk kelimelerinin içi boşaltılarak¸ evlilik kurumu bile bir servet ve prestij artırım aracı haline dönüşmektedir. Evlilik ilişkilerinde çokça gözlenen şey¸ eşini¸ sahip olunan ve hükmedilen bir mal gibi görme eğiliminin artmasıdır.
Bu derece bencil ve sadece kendine odaklı düşünce yönelimli günümüz insanı¸ bütün bu süreçlerin karşılığında¸ belki dünyaya ait arzu ettiklerinin daha fazlasına da sahip olmuş olabilir. Ama görülen o ki bu bitimsiz ihtiraslar¸ insanları huzurlu ve mutlu etmeye yetmemekte; hatta sürekli tedirgin ve sıkıntılı hale getirmektedir. Çünkü bencil karakterli insan¸ kendi kendisinden hoşnut olmayan¸ kendisi ile uyum içine giremeyen¸ anlaşamayan ve çatışan bir kimse olup¸ içsel huzuru ve kendine güveni eksiktir.[1] Bu eksikliği giderip tatmine ulaşabilmek için¸ sürekli olarak çevresindeki her şeye ihtirasla saldırıp¸ hep daha fazlasını isteyen şımarık bir çocuk gibi davranma eğilimi içinde olmaktadır. Hatta bu karaktere sahip kimi bireyler¸ mevcut ihtiraslarını kamuflaj yoluyla gözden kaçırarak¸ ne yazık ki dindarlık¸ vatan ve millet sevgisi gibi maskeler altında gerçekleştirebilmektedirler. Bu nedenle eleştirilmekten kaçan¸ yalnızlık¸ korku ve güvensizlik duygularının açığa çıkmasını istemeyen günümüzün bu narsistik insan tipi¸ en küçük bir engellenme yahut kaçınılamayan çatışmalarda stres¸ daha ileriki aşamalarda da depresyon yaşamaktan kaçamamaktadır.
İslâm'ın insanın dünyaya bakışı ile ilgili ilkeleri¸ tümüyle¸ az önce bahsedilen anlayışın dışındadır. İslâm¸ daha fazlasına sahip olmayı değil¸ sürekli vermeyi ve sade yaşamayı emreder. İnsanın kendisini mal-mülk açısından değil¸ erdemler ve içsel olgunluk açısından geliştirmesini hedefler. Bunun yolu da ilk başta her şeye ilahi aşk ve muhabbetle bakabilmekten geçer. Çünkü iç dünyasını zenginleştiren insanlar¸ mal-mülk sahibi zenginlerin aksine¸ tüketen değil üreten¸ bencil değil fedakâr olurlar. Nitekim aşk¸ büyük sufi Mevlâna'da da her türlü bencilliği ortadan kaldıran barış¸ esenlik ve güzelliklere kapı açan bir mutluluk kaynağı olarak görülür:
"Aşk sayesinde arı iğnesi bal olur
Aşk sayesinde aslanlar¸ fare gibi zararsız olur
Aşk sayesinde hastalık sağlık olur
Aşk sayesinde öfke¸ merhamete dönüşür"[2]
İşte bu iklimin insanları¸ dünyevî ihtirasları olmadığı için¸ sahip olduklarına sevinmeyip onlardan hiç zorlanmadan vazgeçebilirken¸ sahip olamadıkları için asla üzülmezler. Kendilerini her zaman güvende ve mutlu hissederler. Dayandıkları güç¸ dünyevî otorite ve sahip oldukları malları değil¸ inandıkları kutsal varlık olan Yüce Yaradan'dır. Bu insanlar¸ Allah'ın rızası dışında kaygıları olmadığı için¸ çalışıp üretirlerken sık sık stres ve çatışmalar yaşamazlar. Yaradan ve yarattıklarına karşı yoğun bir muhabbet duygusu içinde oldukları için¸ iyilikseverlik¸ müsamaha ve alçakgönüllülük gibi erdemleri doğaçlama bir şekilde davranışlarına yansıtırlar. Bu tür benlik gelişimi ilahi muhabbet merkezli olan insanlar¸ salt kendilerini geliştirmek¸ huzurlu ve mutlu olmakla kalmaz¸ çevrelerinin de huzurlu ve mutlu olması için çaba harcarlar.
Sonuç olarak¸ hubb-u dünyayı gönlünden çıkaran ve insanî yetilerini geliştiren insan¸ "Ölmeden önce¸ ölünüz" buyruğuna uymuş olacaktır. Arzu ve ihtiraslarını öldürerek¸ olgun bir benlik gelişimi elde edecek¸ bencilliğin dar kalıplarının dışına çıkabilecektir. Zaten bu yola tüm benliği ile bir girerse¸ dünyada huzur ve mutluluk elde etmekle kalmayacak¸ ebedi saadete ulaşacaktır.
[1] Erich Fromm¸ Yaşama Sanatı¸ çev. Aydın Arıtan¸ İstanbul¸ 1997.
[2] A. Reza Aresteh¸ Mevlana Celaleddin Rumi'nin Kişilik Çözümlemesi¸ Aşkta ve Yaratıcılıkta Yeniden Doğuş¸ çev. Bekir Demirkol¸ İbrahim Özdemir¸ Ankara¸ 2000¸ s. 65.